8 Mart 2012 Perşembe

Kürk Mantolu Madonna (Sabahattin Ali) / 1

"...Hayatta hicbir zaman kafamizdaki kadar harikulade seyler olmayacagini henuz idrak etmemistim..."

Sabahattin Ali'nin bu kitabı bir başka etkiledi beni. Kim bilir belki dengesiz kişiliğimden dolayı bir yandan Raif Efendi idim, diğer yanda Maria Puder...

Raif Efendi'nin bıkkınlığı, susmaları, hep içinden kendi ile konuşmaları, hayatında sadece bir kişiye tamamen kendini gösterebileceği inancı...

Maria Puder'in ise tahrik edip kaçmaları, terk ettirmekteki ustalığı, karmaşıklığı, arayışı, çocuksu bahaneleri, nüktedanlığı...

Yalnızlığımı vurdu yüzüme bu kitap. Aynı zamanda yalnızlığıma neden olan "eksikliği" ararken sorduğum bütün yanlış sorularımı düzeltti. İnsan, terk edildiğini sanarken terk edilmeye sebebiyet verenin kendi olduğunu anlayınca Raif Efendi gibi geriye dönüp bütün doğrularını yanlış yaparak tekrardan yaşıyor anlarını.

Edilgenlik, belki de insanın sinirine dokunan. Kukla gibi bir sonraki hamleyi ipleri tutandan beklemek... Aslında hiçbir şeyin bu kadar pasifize olması imkanlar dahilinde değil. Örneğin kuklanın kolunu kaldırmak istememesi yeterli. İncecik iplerin onun iradesi karşısında nasıl bir yaptırımı olabilir, onları hareket ettiren dünyanın en güçlü insanı olsa bile. Sinirimi bozuyor bu bezginlik, boşverme, hiçbir şey yapmadan sonu bekleme hali. Ondan kızıyorum Raif Efendi'ye... Cesur olmamakla alakası yok, cesaretinin fazla olması zaten kendini dünyaya kapatmasının nedeni.

Sadece ileriye adım atabildiğimiz bir yolda gözümüzün önündeki geçmiş görüntüsü ile farkında bile olmadan attığımız adımlara üzülüyorum. Yolun ilerisinde, tutunduğumuz geçmişin ötesinde hiçbir şeyi göremediğimizde neler olacak? Hatta yolun sonu görünürken ufukta, yelkenler yavaştan indirilirken gövdeye, tüm yaptığımızın dalgalarla boğuşurken farkında olmadan geriye sürüklendiğimiz ve hiç yol alamadığımız olduğunu anladığımızda parçalanmış tekne ile ne yapabileceğiz?

"Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?"

Günlerimi, gecelerimi yiyen Raif Efendi'nin hikayesi... Hepsi onun yüzündendi. İyi de kötü de. Maria Puder de onundu, ruhuma dokunan. Evet, hepsi Raif Efendi yüzünden... Belki hatta belki değil kesinlikle yolda görsen merak etmeyeceğin adam. Anlatan da söylüyor, hatta o'nu yaratan bile. Ruhu, macerası, kadını, tercihleri dönüp bakmayacağın o adama ait. Dokunamadıklarım geliyor aklıma. Gözlerimin içine bakıp sözler verdikten dakikalar sonra kaçanlar, eli elime değenler, dilinden düşenlerle cennete gittiğimi sandığım görünürde keşfe davet edenler. Bomboş olduğumu hissediyorum. Bu boşluk hissiyatı, şu anda kalbimin başka bir kalple çarpmıyor oluşundan değil. Yalnızlık hissiyatım da başımın bir omuz aramasından değil. Bu boşluk, bu demirlenmiş yalnızlık, açılamamaktan ve açıldığını sandıklarımdan. Belki düşündüklerime dokunmak isteyip de izin vermediklerimden. Belki de hala gelmemiş olmasından "beni" bilenin.

"Ben de yalnızım…” dedi. Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının içine alarak: “Boğulacak kadar yalnızım…” diye devam etti, “hasta bir köpek kadar yalnız…”

“Benim beklediğim aşk başka!” dedi. “O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka… Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilmez bir istek!”

Ne kadar da kolay hüküm verdik başkalarının yaşadıkları aşka bakarak aşkı tanımlarken. Başkalarının duyguları üzerinden ne kadar da kolay şekillendirdik mükemmel aşkı... Bütün tesadüfleri, heyecanları, sürprizleri, kimya değişimini, fiziği titreteni, kalbi durdurup bir bebeğinki gibi ilk defa atıyormuşçasına yenileyeceği, ellerin titremesini, dudakların birleşme anını, gözlerin sevişmesini, utancı, açılmayı, kıskançlığı, içine çekme isteğini, anlamları en baştan yazılmış gibi gelen kelimeleri, tenin kokusunu alıp başkalarının maceralarındaki kalıplara dökerek ne kadar da makineleştirdik aşkı. Belki de bütün parçalar bir araya gelmesine rağmen yaşadığımız mutsuzluk bundandı, kendi kalıbımızı yapmadığımızdan eksik parçayı bulamadık ve yıllarca yıprandık, yıprattık...

“Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum!” dedi. “Bu eksik sana değil, bana ait… Bende inanmak noksanmış… Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum… Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar… Ama şimdi inanıyorum… Sen beni inandırdın… Seni seviyorum… Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum… Seni istiyorum… İçimde müthiş bir arzu var… Bir iyi olsam!.. Ne zaman iyi olacağım acaba?..”

Bir gün kendi "seni seviyorum"u bulabilmeyi, büyürken şekil alışını izlemeyi, yer yer şekil vermeyi, ruhumla ruhunun birleşmesiyle gördüklerinin gördüklerim olmasını, sevdiklerinin aslında sevdiklerim olduğunu fark etmeyi, mutluluğu harcamaktan ölesiye korktuğumdan bir kısmını sonraya bırakabilmeyi, çocukluğumun mazur görünmesini, nefesi nefesim olsun diye ara ara soluğumu kesmeyi, ben ya da o olmadan sanki hep bizmişcesine yaşanacak günlerin gelmesini umuyorum. Aslında biliyorum çünkü ben, o boşlukla yaşayabilecek kadar cesur değilim. Ve yine başa dönüyorum, bulana kadar...

"Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki de en büyük tesiri yapmıştır.... Şirkette Raif efendinin boş masanına oturdum ve siyah kaplı defterini önüme koyarak bir kere daha okumaya başladım."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder