Rahat ol dedi, hep derdi zaten... Rahatsızlığın ne demedi hiçbir zaman. Komik değil mi? İyi ol demek nasılsın? demeden. Sorun değil, hallederiz... Kimin için sorun değil? Halledilebilecek şey neden "sorun" diye tanımlansın ki zaten?
Olayları paketleyip süslediğimizde daha mı "şirin" görünüyor gözümüze acaba? Sorular, sorular... Bu gecem yarın gecem hatta dün gecem hep sorular. Sanırım hayatım hep sorular. sorular iyidir aslında, sorgulamayı bırakmaktan korkuyorum, yüzeyselleşmek adına. Ama sorular bile kategorili, iyi sorular, kötü sorular, sıkıntılı sorular...
Olmayacak dualara aminliğim çoktur, uslanmam tecrübe dedikleri benim için akışlar diye nitelenen zamanla. Anlardan bir sürü anlam çıkarıyoruz. Bir de tecrübe deniyor ya kurumsallaştırılıp. Uyurken de anlarım var benim, sıçarken de... Kimse onlara tecrübe demiyor, ayrımcılık yapmayalım diyenler dahil. Hepsi bana katarken ve benden alıp çokça götürürken...
Bir de tabular var, kitaplarda hiç önemsenmeyen. Efsane yazarlardan efsane hikayeler okuduk yıllarca. Hangimiz tabular kısmına takıldı ki? Gerçek aşktı yazılanlar, gerçek hayatlar, gerçek çırpnışlar... Kimse umursamadı çok zengin kıza aşık olan çok fakir adamı ya da yaş farklarını ya da engelli olanı. Yazarın kelimeleri hep gerçekti yan komşumuz yapınca "cık cık" dediğimiz.
Belki bu isyanım da bastırılacak zamanla. Zaman her şeye ilaç derken hiç düşünmedik ki önünü arkasını. Zaman bazen aşka bile ilaç oluyor, hatırlayınca midemi bulandıran. Aşkın unutulanı mı var yoksa tedavi edileni mi? Aşk bir hastalık mı yoksa anı mı anlık olan?
Çokça konuştum, çokça dal değiştirdim, çokça şekil de değiştirdim. Hep aynısını dedim, buradan - şu andan - şu şekilden memnunum diye. hiçkimse demedi, buradan - şu andan - şu şeklinden memnunum diye. Hayır hayır yalan söylemeyeyim. Öyle anlık ki her şey, çok kişi söyledi seni seviyorum diye... Öyle çoklardı ki, ciddiye alma süzgecimi kullandığımda bile isimlerini hatırlayamıyorum. Birçoğuna sevdiğimi bile söylememiştim. Nefret ettiklerim de oldu, tanımadıklarım da. Hatırlamıyorum iltifatlarda olduğu gibi. Başıma iyi bir şey geldiğinde çabuk unutma eğilimindeyim kısa sürüyor diye. Hep kısa sürdü belki de ondandır. Hep gittiler nedenini bilemeden. Hep bitti anlayamadan. Ben mi fazla iyidim? Çok saçma... Ben mi fazla kötüydüm? Çok saçma... Biz mi çok uyumsuzduk? Bilmem... İnanırım yanlış zaman yanlış insana.
Belki bu sefer... Ahhh bu da olmasa nasıl geçer ömür?
16 Ağustos 2012 Perşembe
13 Nisan 2012 Cuma
Güneş ve Ay (Kendi Kitabımdan Ruh Hali)
Kadim zamanlarda, şimdiki karanlığın aydınlık olduğu yıllarda
büyücünün biri yalnızlıktan usanmış. Öyle bir başınaymış ki mutlu
insanlardan tiksinir olmuş, öyle nefrete bürünmüş ki bahçesinde yan yana
olan ağaçları bile yerle bir etmiş. Tüm dünyanın kendi gibi yalnız
kalmasını istemiş. Karanlık büyüleri için en ulaşılmaz dağların tepesine
çıkmış, en korkunç ormanların derinliklerine dalmış, en yırtıcı
hayvanların kanını almış ve sonunda iksirini tamamlamış. Kehanete göre
iksirini içirebilecek hamile bir kadın bulmalıymış. Yola koyulmuş. 3 gün
3 gece yalın ayak, uyumadan, yemeden, içmeden yürümüş. Nefreti öyle
büyükmüş ki yorgunluk hissettirmemiş, karnını doyurmuş, susuzluğunu
gidermiş. Sonunda derenin kenarında bir ev görmüş ve kapıyı çalmış.
Kapıyı açan kadının hamile olduğunu anlayınca en mahsun halini takınmış.
” 3 gündür yemek nedir, uyku nedir bilmedim. Yatacak bir saman yığını, karnımı doyurak bir tas çorba aramaktayım. “
” Sizin gibi yaşlı ve yorgun bir kadına yatacak yatak, verecek sıcak çorbam var. Dilediğiniz kadar dinlenebilirsiniz ” demiş merhametli kadın. Büyücü biraz çorba içtikten sonra uyumuş. Uyandığında kadın ile adamı ateşin başında otururlarken görmüş. Hasta ve çok yaşlı gibi davranan büyücü yanlarına giderek konuşmaya başlamış.
“Beni ölümden kurtardınız. Sıcak çorbanızla midemi, güzel yatağınızla yaşlı vücudumu iyileştirdiniz. Ben de karşılığında size, ulaşılmaz dağların tepesinden, korkunç ormanların derinliklerinden ve yırtıcı hayvanların kanlarından yaptığım bu şifa verici sıvıyı takdim ediyorum. Bu sıvı öyle güçlüdür ki yükünüzün bir bakanın bir daha bakabileceği kadar güzel ve uzun ömürlü olmasını sağlar. “
Bu yaşlı ve hasta kadının iyi niyetine kanan çift iksiri almış. Hamile kadın daha ilk yudumda gözyaşlarına boğulmaya başlamış. Bunu gören kocası panik içinde büyücüye dönerek;
” Karıma ne içirdiniz öyle? neden bu kadar mutsuz oldu? “
” Doğacak kızınız için yalnızlığın kehanetini. Öyle bir büyüdür ki sadece hüznü keşfeden biri bozabilir. ” diyerek kulübeden kaçmış. Günler geçmiş ki kadının gözyaşları dinmemiş. Kocası ise tek varlığı karısının derdine çare bulamamaktan bitap düşmüş. Günün birinde, karanlığın en zifiri anında kızları dünyaya gelmiş. Doğduğu anda bile o kadar güzelmiş ki…Kkadının, çocuğu eline alır almaz gözyaşları dinmiş. Lakin eve elem ve keder çökmüş. Adam ve kadın her nefes alışında içleri çürüyormuşcasına acı çekmiş. Bu ağırlığa dayanamayan karı koca, yavruları doğduktan 3 ay sonra ölmüşler. Ruhları serbest kalırken, ölümlü bedenleri gözyaşları ile ıslanmış.
Anne ve babası ölen çocuğa teyzesi bakmaya başlamış. Teyzesi kör olduğundan, kız onun gözleri olmuş. Yıllar geçtikçe kızın güzelliği etraftaki köylerde dillenir olmuş. Bakan doyamıyor, bir daha bakıyor ve büyülenmişcesine donuklaşıyormuş. Genç kız olduğunda talipleri de birer birer ziyaretine gelmeye başlamış. Genç kız ziyarete gelenleri her zaman çatı katındaki odada ağırlarmış. Üst kata çıkanlar öyle bir ağırlık hissederlermiş ki günlerce yürümüşçesine yorgunluk çökermiş bünyelerine. Hüzün öyle sararmış ki bedenlerini 40 yıl yaşlanmışçasına kamburları çıkarmış. Yine de kendilerini bu güzelliğe bakmaktan alıkoyamazlarmış. Saatlerce kıza bakarak konuşmadan otururmuş, güzelliğini duyarak ülkenin dört bir yanından gelen gençler. Fakat kızın hüznü bulaşırmış simalarına. Elem ve keder sonları olurmuş gençlerin. Ya bilinmeyen uzak diyarlara giderek yok olurlarmış ya da hastalıktan ölüp giderlermiş.Kkızın güzelliği kadar acısı da dört bir yanda konuşulur olmuş. Nice büyücüler iyileştirmeye çalışmışlar, nice yiğit delikanlı kurtarmak için günlerce at üstünde yol gelmiş, zira nafile… Evdeki hüznü kimse giderememiş.
Günlerden bir gün hikayeyi duyarak evi aramaya koyulan delikanlı, 12 gündür at üstündeki yolculuğundan yorgun düşmüş. Karanlık ormanları aşmış, yırtıcı hayvanlarla savaşmış, aç kalmış yine de vazgeçmemiş. Yolda giderken kafası önde, gariban bir köylüye rastlamış. Ruhunu kaybetmiş gibi cansız görünüyormuş. Delikanlı yanına yaklaşmış.
” 12 gündür at üstündeyim. Nice karanlıklara göğüs gerdim. Duydum ki bu civarda elem içinde bir güzellik varmış. Keder ruhunu öyle sarmış ki başkalarının sonunu getirir olmuş. Bilir misin bu büyülü kız nerededir? “
” 20 at boyu ilerde… ” diyerek bir anda kaçmaya başlamış gariban köylü. Delikanlı bir mana verememiş lakin yakınlaşmış olduğunu duyunca içini heyecan sarmış. Tam 20 at boyu ilerledikten sonra kulübeyi görmüş. Karanlığın içinde zifir gibi görünüyormuş. Dipsiz kuyuların sonsuzluğunun bilinmezi gibi. Kimsenin anlamadığı sözleri içeren melodiyi duymuş. Kelimeler anlamsızmış ama bilindik şeyleri fısıldıyormuş gibi ruhunu kanatmış. Kapıyı güzel kızın teyzesi açmış. Delikanlı teyzenin kör olduğunu görünce gülümsemiş. Gözlerinin içine bakarak;
“Derler ki burada hüzün içinde bir güzellik yaşamakta. Dokunanı yakan, göreni büyüleyen, kananı yok eden bir kızmış. Kendisini görmek isterim. “
“Ruhunu eritmeye mi geldin ey yabancı! Duymaz mısın çaresi yoktur. Kendi ayaklarınla ölümüne yürüyorsun. “
” Kendi ölümüme değil hüznü ehlileştirmeye geldim. İzin verin ruhunu arındırayım. “
” Gel öyleyse içeri. En üst katta… “
Delikanlı ne yaptığını biliyor gibi üst kata yönelmiş. Merdivenleri çıktıkça nefes alamıyormuş gibi olmuş ama aldırmamış. Odaya geldiğinde kızın yüzüne bakmamış. dizinin dibine oturmuş. Saatlerce yolculuğunu, gördüklerini anlatmış. Durmaksızın 2 gün boyunca anlatmış hislerini. Kız öylesine etkilenmiş ki en derinindeki yalnızlığına ortak etmiş delikanlıyı. Kapılarını açmış bu yabancıya hem de hiç ürkmeden. En derinlerinde yolculuk yaptırmış. Hiç çıkmasın istemiş ordan. En ücralarını sunmuş. Aynası yapmış, kendinin yansıdığı… Kız ilk defa gülümsemiş. Avlanmayı bilmeyen bir hayvanın içgüdüleri ile ayakta kalması gibi gülümsemiş. Bilmeden, hislerine güvenerek. Evdeki elem ve keder kendini hissettiremeyecek kadar kenara çekilmiş. Günlerce, haftalarca konuşmuşlar. Ama genç adam asla bakmamış kıza. Kendini teslim edebilecek kadar güvendiği adamın onun yüzüne bakmaması üzmüş kızı. Sonunda dayanamayarak adama sormuş.
“Sizi tanıdım. Beni tanımanız için izin verdim. Kimsenin cesaret edemeyeceği karanlıklarımda gezinmenizi sağladım. Siz ben oldunuz, ben de siz… Ruhunuza yansıttım kendimi, ruhuma aldım sizi. Öylesine biz olduk ki sevmediklerimi alıştırdınız. Öylesine biz olduk ki sevmediklerinizi alıştırdım. Acımı çekip aldınız içimden. Gerçekliğiniz ile bıraktınız sonsuzluğa. Yaşanabilir kıldınız hayatı. Fakat bu kadar bağlanmamıza rağmen bir kere olsun bakmadınız yüzüme. Sizi uzaklaştıran nedir? “
“Sizin kadar gerçeğim ben. Anlattıklarım ruhumun en derininde kimseye sunmadıklarım. Anlattıklarınız ruhumun en derinindekilerin aynı. Öyle bir ki karanlıklarımız… Ama hüznünüz yok bende. Farkımız buydu. Ya benim de içime işlemeliydi, yok etmek için ya da sizden söküp almalıydım. Hüzün gözlerdedir. Siz gözlerinizle emdiniz ruhlardaki umudu. Size talip olanlar gözlerinizde kayboldu. Öyle bilinçsiz baktılar ki, öyle sığ sandılar ki boşluğunuzun en derinlerine hapsoldular. Oysa ben; önce kendimi anlattım. Kimsenin bilmediklerini fısıldadım. Siz kapılarınızı açtınız, en bilinmezlerde yürümemi sağladınız. Öyle bildik ki; birbirimizi ayna gibi yansıttık. İşte o zaman ben siz, siz de ben oldunuz. İşte o zaman hüzün ehlileşti. Çünkü ben bir ayna misali yansıttım sizi. Şimdi gözlerinize öyle açım ki… ” diyerek yüzünü dönmüş kıza. Kızın yüzünü ellerinin arasına alarak gözlerinin içine bakmış. Kız da delikanlının gözlerine. Yeniden keşfeder gibi çoçuksu bir merakla hapsolmuşlar gözlerine. o an, gözleri kör eden bir ışık belirmiş karanlık odada. Öylesine güçlüymüş ki gün doğmamış dünyayı aydınlatmış. Kehanet yerine geliyormuş. Kız ışık olmuş, gökyüzüne yükselmiş.
Rivayet edilir ki kız ” güneş ” olarak canlanmış. Her gün dünyaya doğmuş. Delikanlı, kızın gözlerine o kadar hasretmiş ki gözyaşları içinde her nefesinde yalvarmış yanına varabilmek için. Her gün gözlerini ayırmamış güneşten. Güneş sonunda dayanamayarak delikanlıyı eski günlerdeki gibi karanlığın olduğu zamana bahşetmiş. Yine rivayet edilir ki delikanlı birkaç saniye için bile olsa yakından gözlerine bakabilmek için ” ay ” olmayı kabullenmiş. Her gün buluşmuşlar gökyüzünde. Gökyüzünü karanlığa gömerken güneş, ay belirmiş yanında. Gözler buluşmuş en yukarda ve kendi yalnızlıkları ile bozmuşlar kehaneti…
” 3 gündür yemek nedir, uyku nedir bilmedim. Yatacak bir saman yığını, karnımı doyurak bir tas çorba aramaktayım. “
” Sizin gibi yaşlı ve yorgun bir kadına yatacak yatak, verecek sıcak çorbam var. Dilediğiniz kadar dinlenebilirsiniz ” demiş merhametli kadın. Büyücü biraz çorba içtikten sonra uyumuş. Uyandığında kadın ile adamı ateşin başında otururlarken görmüş. Hasta ve çok yaşlı gibi davranan büyücü yanlarına giderek konuşmaya başlamış.
“Beni ölümden kurtardınız. Sıcak çorbanızla midemi, güzel yatağınızla yaşlı vücudumu iyileştirdiniz. Ben de karşılığında size, ulaşılmaz dağların tepesinden, korkunç ormanların derinliklerinden ve yırtıcı hayvanların kanlarından yaptığım bu şifa verici sıvıyı takdim ediyorum. Bu sıvı öyle güçlüdür ki yükünüzün bir bakanın bir daha bakabileceği kadar güzel ve uzun ömürlü olmasını sağlar. “
Bu yaşlı ve hasta kadının iyi niyetine kanan çift iksiri almış. Hamile kadın daha ilk yudumda gözyaşlarına boğulmaya başlamış. Bunu gören kocası panik içinde büyücüye dönerek;
” Karıma ne içirdiniz öyle? neden bu kadar mutsuz oldu? “
” Doğacak kızınız için yalnızlığın kehanetini. Öyle bir büyüdür ki sadece hüznü keşfeden biri bozabilir. ” diyerek kulübeden kaçmış. Günler geçmiş ki kadının gözyaşları dinmemiş. Kocası ise tek varlığı karısının derdine çare bulamamaktan bitap düşmüş. Günün birinde, karanlığın en zifiri anında kızları dünyaya gelmiş. Doğduğu anda bile o kadar güzelmiş ki…Kkadının, çocuğu eline alır almaz gözyaşları dinmiş. Lakin eve elem ve keder çökmüş. Adam ve kadın her nefes alışında içleri çürüyormuşcasına acı çekmiş. Bu ağırlığa dayanamayan karı koca, yavruları doğduktan 3 ay sonra ölmüşler. Ruhları serbest kalırken, ölümlü bedenleri gözyaşları ile ıslanmış.
Anne ve babası ölen çocuğa teyzesi bakmaya başlamış. Teyzesi kör olduğundan, kız onun gözleri olmuş. Yıllar geçtikçe kızın güzelliği etraftaki köylerde dillenir olmuş. Bakan doyamıyor, bir daha bakıyor ve büyülenmişcesine donuklaşıyormuş. Genç kız olduğunda talipleri de birer birer ziyaretine gelmeye başlamış. Genç kız ziyarete gelenleri her zaman çatı katındaki odada ağırlarmış. Üst kata çıkanlar öyle bir ağırlık hissederlermiş ki günlerce yürümüşçesine yorgunluk çökermiş bünyelerine. Hüzün öyle sararmış ki bedenlerini 40 yıl yaşlanmışçasına kamburları çıkarmış. Yine de kendilerini bu güzelliğe bakmaktan alıkoyamazlarmış. Saatlerce kıza bakarak konuşmadan otururmuş, güzelliğini duyarak ülkenin dört bir yanından gelen gençler. Fakat kızın hüznü bulaşırmış simalarına. Elem ve keder sonları olurmuş gençlerin. Ya bilinmeyen uzak diyarlara giderek yok olurlarmış ya da hastalıktan ölüp giderlermiş.Kkızın güzelliği kadar acısı da dört bir yanda konuşulur olmuş. Nice büyücüler iyileştirmeye çalışmışlar, nice yiğit delikanlı kurtarmak için günlerce at üstünde yol gelmiş, zira nafile… Evdeki hüznü kimse giderememiş.
Günlerden bir gün hikayeyi duyarak evi aramaya koyulan delikanlı, 12 gündür at üstündeki yolculuğundan yorgun düşmüş. Karanlık ormanları aşmış, yırtıcı hayvanlarla savaşmış, aç kalmış yine de vazgeçmemiş. Yolda giderken kafası önde, gariban bir köylüye rastlamış. Ruhunu kaybetmiş gibi cansız görünüyormuş. Delikanlı yanına yaklaşmış.
” 12 gündür at üstündeyim. Nice karanlıklara göğüs gerdim. Duydum ki bu civarda elem içinde bir güzellik varmış. Keder ruhunu öyle sarmış ki başkalarının sonunu getirir olmuş. Bilir misin bu büyülü kız nerededir? “
” 20 at boyu ilerde… ” diyerek bir anda kaçmaya başlamış gariban köylü. Delikanlı bir mana verememiş lakin yakınlaşmış olduğunu duyunca içini heyecan sarmış. Tam 20 at boyu ilerledikten sonra kulübeyi görmüş. Karanlığın içinde zifir gibi görünüyormuş. Dipsiz kuyuların sonsuzluğunun bilinmezi gibi. Kimsenin anlamadığı sözleri içeren melodiyi duymuş. Kelimeler anlamsızmış ama bilindik şeyleri fısıldıyormuş gibi ruhunu kanatmış. Kapıyı güzel kızın teyzesi açmış. Delikanlı teyzenin kör olduğunu görünce gülümsemiş. Gözlerinin içine bakarak;
“Derler ki burada hüzün içinde bir güzellik yaşamakta. Dokunanı yakan, göreni büyüleyen, kananı yok eden bir kızmış. Kendisini görmek isterim. “
“Ruhunu eritmeye mi geldin ey yabancı! Duymaz mısın çaresi yoktur. Kendi ayaklarınla ölümüne yürüyorsun. “
” Kendi ölümüme değil hüznü ehlileştirmeye geldim. İzin verin ruhunu arındırayım. “
” Gel öyleyse içeri. En üst katta… “
Delikanlı ne yaptığını biliyor gibi üst kata yönelmiş. Merdivenleri çıktıkça nefes alamıyormuş gibi olmuş ama aldırmamış. Odaya geldiğinde kızın yüzüne bakmamış. dizinin dibine oturmuş. Saatlerce yolculuğunu, gördüklerini anlatmış. Durmaksızın 2 gün boyunca anlatmış hislerini. Kız öylesine etkilenmiş ki en derinindeki yalnızlığına ortak etmiş delikanlıyı. Kapılarını açmış bu yabancıya hem de hiç ürkmeden. En derinlerinde yolculuk yaptırmış. Hiç çıkmasın istemiş ordan. En ücralarını sunmuş. Aynası yapmış, kendinin yansıdığı… Kız ilk defa gülümsemiş. Avlanmayı bilmeyen bir hayvanın içgüdüleri ile ayakta kalması gibi gülümsemiş. Bilmeden, hislerine güvenerek. Evdeki elem ve keder kendini hissettiremeyecek kadar kenara çekilmiş. Günlerce, haftalarca konuşmuşlar. Ama genç adam asla bakmamış kıza. Kendini teslim edebilecek kadar güvendiği adamın onun yüzüne bakmaması üzmüş kızı. Sonunda dayanamayarak adama sormuş.
“Sizi tanıdım. Beni tanımanız için izin verdim. Kimsenin cesaret edemeyeceği karanlıklarımda gezinmenizi sağladım. Siz ben oldunuz, ben de siz… Ruhunuza yansıttım kendimi, ruhuma aldım sizi. Öylesine biz olduk ki sevmediklerimi alıştırdınız. Öylesine biz olduk ki sevmediklerinizi alıştırdım. Acımı çekip aldınız içimden. Gerçekliğiniz ile bıraktınız sonsuzluğa. Yaşanabilir kıldınız hayatı. Fakat bu kadar bağlanmamıza rağmen bir kere olsun bakmadınız yüzüme. Sizi uzaklaştıran nedir? “
“Sizin kadar gerçeğim ben. Anlattıklarım ruhumun en derininde kimseye sunmadıklarım. Anlattıklarınız ruhumun en derinindekilerin aynı. Öyle bir ki karanlıklarımız… Ama hüznünüz yok bende. Farkımız buydu. Ya benim de içime işlemeliydi, yok etmek için ya da sizden söküp almalıydım. Hüzün gözlerdedir. Siz gözlerinizle emdiniz ruhlardaki umudu. Size talip olanlar gözlerinizde kayboldu. Öyle bilinçsiz baktılar ki, öyle sığ sandılar ki boşluğunuzun en derinlerine hapsoldular. Oysa ben; önce kendimi anlattım. Kimsenin bilmediklerini fısıldadım. Siz kapılarınızı açtınız, en bilinmezlerde yürümemi sağladınız. Öyle bildik ki; birbirimizi ayna gibi yansıttık. İşte o zaman ben siz, siz de ben oldunuz. İşte o zaman hüzün ehlileşti. Çünkü ben bir ayna misali yansıttım sizi. Şimdi gözlerinize öyle açım ki… ” diyerek yüzünü dönmüş kıza. Kızın yüzünü ellerinin arasına alarak gözlerinin içine bakmış. Kız da delikanlının gözlerine. Yeniden keşfeder gibi çoçuksu bir merakla hapsolmuşlar gözlerine. o an, gözleri kör eden bir ışık belirmiş karanlık odada. Öylesine güçlüymüş ki gün doğmamış dünyayı aydınlatmış. Kehanet yerine geliyormuş. Kız ışık olmuş, gökyüzüne yükselmiş.
Rivayet edilir ki kız ” güneş ” olarak canlanmış. Her gün dünyaya doğmuş. Delikanlı, kızın gözlerine o kadar hasretmiş ki gözyaşları içinde her nefesinde yalvarmış yanına varabilmek için. Her gün gözlerini ayırmamış güneşten. Güneş sonunda dayanamayarak delikanlıyı eski günlerdeki gibi karanlığın olduğu zamana bahşetmiş. Yine rivayet edilir ki delikanlı birkaç saniye için bile olsa yakından gözlerine bakabilmek için ” ay ” olmayı kabullenmiş. Her gün buluşmuşlar gökyüzünde. Gökyüzünü karanlığa gömerken güneş, ay belirmiş yanında. Gözler buluşmuş en yukarda ve kendi yalnızlıkları ile bozmuşlar kehaneti…
2008
21 Mart 2012 Çarşamba
Biraz Sağır, Biraz Dilsiz... Hala Kürk Mantolu Madonna
Hala Kürk Mantolu Madonna esintileri...
Çok dokundum, çok baktım, çok güldüm, çok ağladım. Sen tanrının sana bahşettiği “derinin altını görememeye” sığınarak, 5 duyu organlarından kulağına odaklanmışken, ben diğer hepsine konuştum günlerce.
Baktım göstererek içimde ne varsa. O an neysem öyle baktım, gör ki “önceki beni” de sana anlatabileyim.
Derimi yaktım içimdeki beni saran, kimselere gösteremediğim “ben” ile. Dokununca ateşten anla istedim pişmanlıklarımı, hüzünlerimi, güldüklerimi, endişelerimi, hayallerimi kendime dahi söylememe izin vermeyen bezginliğimi, duyduğum yalanları -hatta inandıklarımı- ve “beni görerek” yeniden hatırlamamı sağlayacağın umutlarımı…
Gülümsedim, komik olduğundan değil, mutlu olabiliriz hesaplamalarımın sonucundan. Ağladım, korktuğumdandı sen de anlamadan pes edip gidersin diye, belki daha da acısı anlamadan bile bile kalırsın alışkanlıktan. Sinirlendim, hem de avuç içlerim titreyene kadar. Kıskandım, hiç anlatamadım ama seni hissedemediğim her anı, başkalarını suçlamadan kıskandım. Soyundum, sadece giysilerimi çıkararak değildi. Bütün önyargılarımı, iyi-kötü yaşanmışlıklarımı da dolaba koydum, üstümdekileri atmadan çok önce. Ve sen hepsinin tadına baktın…
Yalnızca “duyma” istedim, bu yüzden konuşamadım. Daha önce duyduklarımı işitme, yarım kalma, aldatılma istedim. Bütün kötülükler kelimelerde sevdiğim. Ne yalan dokunuş, ne yalan tat, ne de yalan bakış olabilir biz basit insanlarda. Hepsi sanki gerçekmiş gibi, sanki utanmamış gibi, sanki incitmek ister gibi dudakların arasından geçiyor. Bundan dolayı hiç duyamadın beni. Ama çok anlattım, dokunarak, bakarak ve hatta kendimi arındırıp sana sunarak…
Anlayıncaya kadar hiç konuşmasak sevgilim? Ben merak ederek baksam, sen tanımak için dokunsan ve ben daha çok merak ederek hayran kalsam, sen geçmişteki acılarımın korkuya dönüşmemesi için elimi tutsan sıkı sıkı. Öpsen sanki özümü tadmak ister gibi doyamadan, ben bakışlarını görüp seni bilsem…
O kadar çok biz olabilsek ki kelimelerle konuşmaya ne zaman başladık anlayamasak, o kadar gerçek konuşsak ki dokunuyoruz sansak.
Ama “biz” olana kadar biraz sağır, biraz da dilsiz taklidi yapsak?
http://lifespoiler.tumblr.com/post/19516016981/biraz-sag-r-biraz-dilsiz
Çok dokundum, çok baktım, çok güldüm, çok ağladım. Sen tanrının sana bahşettiği “derinin altını görememeye” sığınarak, 5 duyu organlarından kulağına odaklanmışken, ben diğer hepsine konuştum günlerce.
Baktım göstererek içimde ne varsa. O an neysem öyle baktım, gör ki “önceki beni” de sana anlatabileyim.
Derimi yaktım içimdeki beni saran, kimselere gösteremediğim “ben” ile. Dokununca ateşten anla istedim pişmanlıklarımı, hüzünlerimi, güldüklerimi, endişelerimi, hayallerimi kendime dahi söylememe izin vermeyen bezginliğimi, duyduğum yalanları -hatta inandıklarımı- ve “beni görerek” yeniden hatırlamamı sağlayacağın umutlarımı…
Gülümsedim, komik olduğundan değil, mutlu olabiliriz hesaplamalarımın sonucundan. Ağladım, korktuğumdandı sen de anlamadan pes edip gidersin diye, belki daha da acısı anlamadan bile bile kalırsın alışkanlıktan. Sinirlendim, hem de avuç içlerim titreyene kadar. Kıskandım, hiç anlatamadım ama seni hissedemediğim her anı, başkalarını suçlamadan kıskandım. Soyundum, sadece giysilerimi çıkararak değildi. Bütün önyargılarımı, iyi-kötü yaşanmışlıklarımı da dolaba koydum, üstümdekileri atmadan çok önce. Ve sen hepsinin tadına baktın…
Yalnızca “duyma” istedim, bu yüzden konuşamadım. Daha önce duyduklarımı işitme, yarım kalma, aldatılma istedim. Bütün kötülükler kelimelerde sevdiğim. Ne yalan dokunuş, ne yalan tat, ne de yalan bakış olabilir biz basit insanlarda. Hepsi sanki gerçekmiş gibi, sanki utanmamış gibi, sanki incitmek ister gibi dudakların arasından geçiyor. Bundan dolayı hiç duyamadın beni. Ama çok anlattım, dokunarak, bakarak ve hatta kendimi arındırıp sana sunarak…
Anlayıncaya kadar hiç konuşmasak sevgilim? Ben merak ederek baksam, sen tanımak için dokunsan ve ben daha çok merak ederek hayran kalsam, sen geçmişteki acılarımın korkuya dönüşmemesi için elimi tutsan sıkı sıkı. Öpsen sanki özümü tadmak ister gibi doyamadan, ben bakışlarını görüp seni bilsem…
O kadar çok biz olabilsek ki kelimelerle konuşmaya ne zaman başladık anlayamasak, o kadar gerçek konuşsak ki dokunuyoruz sansak.
Ama “biz” olana kadar biraz sağır, biraz da dilsiz taklidi yapsak?
http://lifespoiler.tumblr.com/post/19516016981/biraz-sag-r-biraz-dilsiz
8 Mart 2012 Perşembe
Kürk Mantolu Madonna (Sabahattin Ali) / 1
"...Hayatta hicbir zaman kafamizdaki kadar harikulade seyler olmayacagini henuz idrak etmemistim..."Sabahattin Ali'nin bu kitabı bir başka etkiledi beni. Kim bilir belki dengesiz kişiliğimden dolayı bir yandan Raif Efendi idim, diğer yanda Maria Puder...
Raif Efendi'nin bıkkınlığı, susmaları, hep içinden kendi ile konuşmaları, hayatında sadece bir kişiye tamamen kendini gösterebileceği inancı...
Maria Puder'in ise tahrik edip kaçmaları, terk ettirmekteki ustalığı, karmaşıklığı, arayışı, çocuksu bahaneleri, nüktedanlığı...
Yalnızlığımı vurdu yüzüme bu kitap. Aynı zamanda yalnızlığıma neden olan "eksikliği" ararken sorduğum bütün yanlış sorularımı düzeltti. İnsan, terk edildiğini sanarken terk edilmeye sebebiyet verenin kendi olduğunu anlayınca Raif Efendi gibi geriye dönüp bütün doğrularını yanlış yaparak tekrardan yaşıyor anlarını.
Edilgenlik, belki de insanın sinirine dokunan. Kukla gibi bir sonraki hamleyi ipleri tutandan beklemek... Aslında hiçbir şeyin bu kadar pasifize olması imkanlar dahilinde değil. Örneğin kuklanın kolunu kaldırmak istememesi yeterli. İncecik iplerin onun iradesi karşısında nasıl bir yaptırımı olabilir, onları hareket ettiren dünyanın en güçlü insanı olsa bile. Sinirimi bozuyor bu bezginlik, boşverme, hiçbir şey yapmadan sonu bekleme hali. Ondan kızıyorum Raif Efendi'ye... Cesur olmamakla alakası yok, cesaretinin fazla olması zaten kendini dünyaya kapatmasının nedeni.
Sadece ileriye adım atabildiğimiz bir yolda gözümüzün önündeki geçmiş görüntüsü ile farkında bile olmadan attığımız adımlara üzülüyorum. Yolun ilerisinde, tutunduğumuz geçmişin ötesinde hiçbir şeyi göremediğimizde neler olacak? Hatta yolun sonu görünürken ufukta, yelkenler yavaştan indirilirken gövdeye, tüm yaptığımızın dalgalarla boğuşurken farkında olmadan geriye sürüklendiğimiz ve hiç yol alamadığımız olduğunu anladığımızda parçalanmış tekne ile ne yapabileceğiz?
"Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?"
Günlerimi, gecelerimi yiyen Raif Efendi'nin hikayesi... Hepsi onun yüzündendi. İyi de kötü de. Maria Puder de onundu, ruhuma dokunan. Evet, hepsi Raif Efendi yüzünden... Belki hatta belki değil kesinlikle yolda görsen merak etmeyeceğin adam. Anlatan da söylüyor, hatta o'nu yaratan bile. Ruhu, macerası, kadını, tercihleri dönüp bakmayacağın o adama ait. Dokunamadıklarım geliyor aklıma. Gözlerimin içine bakıp sözler verdikten dakikalar sonra kaçanlar, eli elime değenler, dilinden düşenlerle cennete gittiğimi sandığım görünürde keşfe davet edenler. Bomboş olduğumu hissediyorum. Bu boşluk hissiyatı, şu anda kalbimin başka bir kalple çarpmıyor oluşundan değil. Yalnızlık hissiyatım da başımın bir omuz aramasından değil. Bu boşluk, bu demirlenmiş yalnızlık, açılamamaktan ve açıldığını sandıklarımdan. Belki düşündüklerime dokunmak isteyip de izin vermediklerimden. Belki de hala gelmemiş olmasından "beni" bilenin.
"Ben de yalnızım…” dedi. Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının içine alarak: “Boğulacak kadar yalnızım…” diye devam etti, “hasta bir köpek kadar yalnız…”
“Benim beklediğim aşk başka!” dedi. “O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka… Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilmez bir istek!”
Ne kadar da kolay hüküm verdik başkalarının yaşadıkları aşka bakarak aşkı tanımlarken. Başkalarının duyguları üzerinden ne kadar da kolay şekillendirdik mükemmel aşkı... Bütün tesadüfleri, heyecanları, sürprizleri, kimya değişimini, fiziği titreteni, kalbi durdurup bir bebeğinki gibi ilk defa atıyormuşçasına yenileyeceği, ellerin titremesini, dudakların birleşme anını, gözlerin sevişmesini, utancı, açılmayı, kıskançlığı, içine çekme isteğini, anlamları en baştan yazılmış gibi gelen kelimeleri, tenin kokusunu alıp başkalarının maceralarındaki kalıplara dökerek ne kadar da makineleştirdik aşkı. Belki de bütün parçalar bir araya gelmesine rağmen yaşadığımız mutsuzluk bundandı, kendi kalıbımızı yapmadığımızdan eksik parçayı bulamadık ve yıllarca yıprandık, yıprattık...
“Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum!” dedi. “Bu eksik sana değil, bana ait… Bende inanmak noksanmış… Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum… Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar… Ama şimdi inanıyorum… Sen beni inandırdın… Seni seviyorum… Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum… Seni istiyorum… İçimde müthiş bir arzu var… Bir iyi olsam!.. Ne zaman iyi olacağım acaba?..”
Bir gün kendi "seni seviyorum"u bulabilmeyi, büyürken şekil alışını izlemeyi, yer yer şekil vermeyi, ruhumla ruhunun birleşmesiyle gördüklerinin gördüklerim olmasını, sevdiklerinin aslında sevdiklerim olduğunu fark etmeyi, mutluluğu harcamaktan ölesiye korktuğumdan bir kısmını sonraya bırakabilmeyi, çocukluğumun mazur görünmesini, nefesi nefesim olsun diye ara ara soluğumu kesmeyi, ben ya da o olmadan sanki hep bizmişcesine yaşanacak günlerin gelmesini umuyorum. Aslında biliyorum çünkü ben, o boşlukla yaşayabilecek kadar cesur değilim. Ve yine başa dönüyorum, bulana kadar...
"Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki de en büyük tesiri yapmıştır.... Şirkette Raif efendinin boş masanına oturdum ve siyah kaplı defterini önüme koyarak bir kere daha okumaya başladım."
Tetikleyenler ve Tetikledikleri
Her okuduğum kitap, her izlediğim film
ya da her dinlediğim şarkıdan sonra kendimle ufacık
ya da her dinlediğim şarkıdan sonra kendimle ufacık bir noktasını dahi olsa bağdaştırıp "gerçek ben"im fark etmediğim, kabul etmek istemediğim belki de sa
dece ötelediğim yönlerini keşfediyorum. Öylesine hızlı dönüyor ki düşünceler, konu ile ilişkili her anı
ka
famdaki tilkileri tetikleyerek fark etmediğim ya da özlediğim düşüncelere götürüyor. Ama hiç birini yazmadığım için uçup gidiyorlar. Mutluluğum, hüznüm, kızgınlığım, zevk aldığım melankolim bir anda dağılıp yok oluyor...
famdaki tilkileri tetikleyerek fark etmediğim ya da özlediğim düşüncelere götürüyor. Ama hiç birini yazmadığım için uçup gidiyorlar. Mutluluğum, hüznüm, kızgınlığım, zevk aldığım melankolim bir anda dağılıp yok oluyor...
Hayatta belki de kimseye tam olarak açılamayacağız. Belki de çok şanslı olup kapıları ardına kadar açabileceğimiz bir dost, sevgili ya da yabancı bulacağız, kim bilir... Beklemekten sıkıldım, bulamamaktan usanmak da denebilir buna. Kendimle saatlerce (içimden) konuşmaktan da bunaldım. Yazmayı seviyorum, öyleyse en azından ağzımdan çıkaramadığım kelimeleri, parmaklarımla yönlendireyim dedim.
Her zaman yazmamı tetikleyen olaylar yaşar, kitaplar okur, filmler izler ya da şarkılar dinlerim. Öyleyse neden bu tetikleyen unsurlara bkz vererek halet-i ruhiyemi bi yerlerde sergilemeyeyim ki? hayat zaten kendini teşhir ettiğin zaman dilimi değil mi? Beni oluşturan en önemli unsur da halet-i ruhiyemin kelimelere dökülmüş hali ile düşüncelerim değil mi? Evet, evet doğru yerdeyim. 140 karakterin ve beğendim - beğenmedim oylamalarının dışında bir yerlerde. Sınırların ve oylama butonunun bende olduğu sayfamda.
Hoş geldim dünyamın bir kısmının kelimelere, fotoğraflara, kitaplara, şarkılara ve filmlere yansıdığı sayfama.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)